Beynimizin %10’unu mu Kullanıyoruz?

lucy_xlg

Luc Besson filmlerini çok severim, tekrar tekrar seyredilesidir bir çoğu. Ama yeni filmi Lucy (ingilizce fragmanını buradan izleyebilirsiniz), konusu ile daha ülkemizde gösterime girmeden canımı sıktı desem yeridir. Film, fragmandan anladığımız kadarı ile beynimizin kapasitesinin tamamını kullanamadığımız aslında tamamını kullansak süper kahramanlar haline dönüşeceğimiz efsanesi üzerine kurulu.

Maalesef film vizyona girince bu efsane tekrar prim yapmaya başlayacak. O nedenle hem daha önce yazdığımız 140 Gr isimli yazıyı hatırlatmak hem de Nasrettin Hoca misali su testisi kırılmadan gerekli önlemi almamız şart oldu.

Beynimizin sadece bir kısmını kullandığımız iddiası günlük yaşamın içinde kendi yetersizliklerimizin ve başarılarımızın getirdiği ruhsal sıkıntılardan kurtulmamıza, başarılı insanlara karşı hissetiğimiz o dayanılmaz gıpta ile kıskançlık arası duyguları bir çırpıda açıklayıvermemize yardım eden bir yalandır. Bütün iyi yalanlar gibi gerçekle karşılaştırıldığında bizlere kabul etmesi daha kolay alternatif bir gerçeklik sunar bu efsane: “Beynimin tamamını kullanamıyorum! Bak olacak şöyle bir ilaç nasıl da çarpardım bu büyük sayıları, nasıl da doğru kararlar verirdim yaşamımda. Ama kısmet 😦 ”

Bizleri bu efsaneye inanmaya iten nedenlerin başında yetersizlik hissi ve kolayca başarılı olma arzusu yatıyor. Çok çalışmadan, aylarca bazen yıllarca çaba sarfetmeden hep olmayı düşlediğimiz bireyler haline dönüşebileceğimiz umudunu aşılıyor bizlere. Dünyanın en iyi satranç oyuncusu olmak istediğinizi düşünün bir an için. Efsaneye göre yapmanız gereken sadece beyninizin kullanmadığınız %90’ına ulaşabilemek ve onu çalıştırmak. Sonra abra kabdabra bir anda Magnus Carlsen olmuşsunuz. Bunu bir de yıllarca satranç masalarında antreman yapmakla, kalın kalın kitaplardaki binlerce analizi hatim edip, turnuvalardan turnuvalara koşturarak oyunculuk basamaklarını birer birer, sabırla tırmanmayla karşılaştırın. Ya da milyonlarca lira kazanan başarılı bir aktrist olmak için yapmanız gerekenin sihirli bir şekilde o Kaf Dağı’nın ardındaki gizli kaynağa ulaşmak ve beyninizin çalışmayan kısımlarını çalıştırmak olduğu durumu yaz kış demeden setlerden setlere koşturup, oyunculuk dersleri almak, ne istediğine doğru şekilde karar vermek ve bu kararların sonuçları ile yaşama zorluğu ile karşılaştırın. Doğru olmadığı defalarca kanıtlanmış bir efsanenin neden hala toplumun farklı ve hiç beklenmedik kesimlerinde kabul gördüğünü anlamak çok kolay. Hangisi kolay, hangisi daha huzur verici?

Hayal kurmak şüphesiz harika bir deneyim. Hayallerimde muhteşem bir briç oyuncusu olup Ömer Şerif’i üçlü sıkıştırma yaparak yenmekten, elleri silahlı kabadayıları trafikte iki yumrukla yere sermeye kadar bin çeşit kılığa ve beceriye bürünmüşümdür şu kısa yaşamımda. Ama maalesef hayaller adı üstünde sadece hayaldir ve gerçekliğin yerini tutamazlar. Hayalleri her ne kadar can sıkıcı olursa olsun gerçeklikle bir tutmak ise oldukça tehlikeli. Böyle efsanelere inanmanın ne zararı olduğunu Yalansavar sayfalarında okuyabilirsiniz. Ancak bir tanesini hatırlatmadan geçmek olmaz. Hayalleri gerçeklerle karıştırmak bizleri üçkağıtçılara, sahtekarlara karşı zayıf duruma düşürüyor. Daha kolay kurban oluyoruz zihnimizi bir çırpıda açacağını iddia eden sahte ve genellikle pahalı çözümlere. Nitekim ortalık bu çözümleri pazarlayanlarla dolu. Karşınıza iddialarını bu efsaneye dayandıran biri gördüğünüzde hemen 140 Gr isimli yazımızda sıraladığımız açıklamaları hatırlamanız yeterli olacaktır hemen oradan uzaklaşmak için.

Bir tanesini soru formunda tekrar edelim yine de. “Eğer sadece %10’luk bir kısmını kullanıyorsak neden kafaya alınan darbeleri tehlikeli olarak algılıyoruz? Ne gerek var o kadar kask v.s. ile kafayı korumaya? Hep mi %10’luk kısma zarar veriyor kafaya gelen darbeler?”

HOUSE -- Pictured: Hugh Laurie as Dr. Gregory House -- NBC Photo: Timothy White

Beynimizin %10’unu kullandığımız efsanesi sadece bir efsaneden ibarettir. Azıcık rasyonel düşünme azıcık doğru soruları sorma becerisi ve araştırma ile bu efsaneyi kendi çıkarları için kullanan şarlatanları ortaya çıkarmak mümkündür aslında.

Ne hazindir ki sevdiğim bir yönetmenin bu efsaneden milyonlarca dolar kazanacak ve insanlar bu saçmalıktan bu film sayesinde haberdar olacaklar.

 


Güncelleme (Yorumlara istinaden) 19 Eylül 2014:

“….. [E]fsane o kadar yaygındır ki psikoloji öğrencileri ve iyi eğitimli insanlar arasında bile inananlar vardır.”[1]

“Yüzde On” efsanesi toplumun çok farklı kesimlerinden insanların inandığı, eskimeye yüz tuttukça farklı motivasyonlara sahip bireyler tarafından gündeme getirilen modern şehir efsanelerinden biridir. Değişik ortamlarda üzerine yazılmış onlarca makale, kitap bölümleri olsa da duygularımıza ve egomuza hitap ettiği, bizlere umut vaat ettiği için gündemi terk edemiyor bir türlü.

Yapılan bir araştırmada “insanların beyin potansiyellerinin yüzde kaçını kullandığını düşünüyorsunuz?” sorusuna psikoloji öğrencilerinin üçte birinin, üniversite eğitimi almış Brezilya’lıların %59unun “yüzde 10” yanıtı verdiği görülmüş. Ancak şaşırtıcı olan sinirbilimcilerin sadece % 6 (altı)sının bu iddia ile hem fikir olduğunu öğrenmek[1].

Evet bazı zihinsel becerilerimiz çalışma, deneyim ve büyük uğraşlarla geliştirebiliyoruz. Efsane ise beynimizin fonksiyonlarını belirli bölgelerde yoğunlaştığını ve fonksiyonların kullanılmadığı alanları da yaşama geçirebilirsek zihinsel becerilerimizi arttırabileceğimizi iddia ediyor[2].

Hemen kısaca yeterli çaba ile sıradan bir insanın yapabileceklerine bir örnek vereyim. Sahip olduğum iki kredi kartımın 16 hanesini, son kullanma tarihini, CCV’sini kolayca hatırlayabiliyorum. Ayrıca THY Mil kartımın numarası,  ve daha bir çok numara, isim hatırlamakta zorlanmadığım şeyler arasında. Briç oynadığım zamanlarda da en son turnuvada oynadığım ellerin büyük kısmını sinek ikiliye kadar hatırlardım. Bütün bunlar beynimin farklı bir yüzdesini kullanmamdan değil benim için işe yarayan teknikler geliştirmiş ve zaman içinde bu teknikleri verimli kullanmakta deneyim kazanmış olmam: kredi kartlarını hatırlamam gerektiğinde herhangi bir alışveriş sitesinin ödeme sayfasını gözümün önüne getirmem yeterken briç ellerini hatırlamak istediğimde ise o eli oynadığım masayı kafamda canlandırmam yetiyordu. Uzun çabalar sarf ettiğimi söylememe gerek yok her bir teknik için.

Ama anekdota dayalı örnekleri burada sevmediğimizi bilirsiniz. Nitekim araştırmalar da anekdotal örneğimizle paralel sonuçlar içeriyor. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında büyük satranç oyuncularının sıradışı hafızalara sahip olduğu varsayılırken bugünkü bilgilerimiz aksine işaret ediyor. Yapılan araştırmalar satranç oyuncularının hafızalarının alana özgü (domain specific) olduğunu, normal bir oyundaki taşların yerini hatırlama konusunda oyuncunun seviyesi arttıkça hatırlama doğruluğunun arttığını gösteriyor. Büyük Ustalar kısa bir süre baktıkları normal bir oyundaki tahtayı aynen hatırlarken yeni başlayanlar aynı başarıyı gösteremiyor. Ancak büyük ustalara bir oyundan bir pozisyonu değil de rastgele, anlamsızca dizilmiş bir pozisyon verildiğinde onlar da normal insanlar kadar başarılı oluyorlar; hepi topu en fazla 4 taşı yerleştirebiliyorlar doğru olarak[3]. Diğer bir deyişle gezegenimizin belki de en zeki insanları olduğunu düşündüğümüz “Büyük Usta”lar da sizin gibi, benim gibi beyinlerinin tamamını kullanıyorlar.

Bilim insanlarının zihnimizin belli bir yeteneklerini geliştirmek için çok çalışmak, eğitim, deneyim gibi faktörlerin önemli olduğunu, yüzde on efsanesi gibi sıradışı iddiaların çok çalışmanın yerini tutmadığını[1] söylemelerine rağmen neden hala inanıyoruz bu efsaneye? Bilim eğitiminin eksikliğinden, insan algısının hatalarına, bilişsel önyargılarımıza kadar bir çok nedeni olabilir bu inanışımızın altında yatan. Ancak asıl soru neden sinirbilimciler, bilişsel psikologlar, beyin konusunda çalışma yapan insanlar bu efsane inanmıyor? Bilim insanlarının neden inanmadığına bakalım.

1. Evrim: İlk ve en önemli kanıtı biyolojide bulmak mümkün. 2.5 milyon önce gerçekleşen bir mutasyonla başlayan insan beyninin evrimi 200,000 yıl kadar bugün sahip olduğumuz boyutlara ulaşmış*. Bugün 1400 gr civarında olan beynimiz yediğimiz yemeklerden elde ettiğimiz enerjinin yüzde 20’sini kullanmakta[4]. Ancak vücut kütlesinin sadece yüzde 2-3’üne sahip modern insanın beyni[1]. Evrimsel süreçler sonunda bireyin hayatta kalmasına faydası olmayan, küçük bir kısmı kullanılan bir organın seçildiğini ve çok değerli olan enerjinin hoyratça kullanılmasının insan türünün devamı için tercih edildiğini düşünmek oldukça zor[1,2]. Ayrıca evrimsel süreçlerin sıfırdan bir organ ya da bir özellik üretmediğini düşünürsek beynimizin sözde kullanılmayan fakat var olan bu yüzde 90’lık kısmının getireceği ekstra işleme kapasitesinin hemen kullanıldığını, bu sözde kapasiteye sahip bireylerin hayatta kalma ve soyunu devam ettirme mücadelesinde bu avantajı değerlendirdiklerini görmeliydik. Ayrıca beynimizin büyüklüğü nedeni ile doğum ve doğum sonrası insan türüne yarattığı riskler de bizlere beynimizin kullanılmayan bir kısmının olamayacağı fikrini veriyor.

2. Klinik Araştırmalar/Kafa Travmaları: İnsanın hayatı boyunca beynimizde yeni sinapsların ve nöral yolakların oluştuğu biliniyor[6]. Kullanılmayanlar ise dejenere olarak işlevlerini yitiriyorlar ya da yakınlardaki beyin dokuları tarafında kendi işlevlerinde kullanılmak üzere dönüştürülüyorlar[1]. Sinirbilimin en temel bulgularından olan bu durum bizlere eğer kullanılmayan bir kısım olsaydı ya yakın dokularca farklı amaçlar için kullanılacağını ya da dejenere olacağını söylüyor. Örneğin araştırmacılar beynin erken dönemlerinde görsel uyaranlardan mahrum bırakılan beynin görme yetisini tamamen kaybettiğini göstermişler[5]. Dolayısı ile sinirbilim bize kullanılmayan yüzde 90’lık bir doku olsaydı ya bu dokunun dejenere olacağını ya da yakın dokularca işgal ederek farklı görevlerde değerlendirileceğini söylüyor. Bu bilginin doğal sonucu eğer kullanılmadığı iddia edilen doku farklı görevlerde kullanılıyorsa tanım gereği kullanılmayan kısım yoktur ya da bu yüzde 90 dejenere olmuştur. Dejenere olmuş ve işlevlerini yitirmiş nöron ve sinapslardan şu anda yapabildiklerimizden daha çok beceri isteyen zihinsel aktiviteleri yapabileceklerini beklemek doğru olmayacaktır sanırım.

Daha önceki yazımızda da kafa travmalarının getirdiği kanıtları açıklamıştık ancak biraz daha açmakta fayda var. Yapılan araştırmalar ciddi bir felç ya da kafa travmasından muzdarip bireylerin yaşamsal fonksiyonlarına kalıcı hasar verdiğini gösteriyor[1,5]. Hatta araştırmacılar beynin hasar gördüğünde yaşamsal fonksiyonları sekteye uğratmayan hiç bir bölgesinin olmadığını tespit etmişler[1]. Diğer bir deyişle bizi biz yapan yaşamsal fonksiyonlarımız efsanenin iddia ettiği gibi beynimizin küçük bir kısmında değil bütününde gerçekleşiyor.

3. Görüntüleme Teknikleri: Grey’s Anatomy izlediyseniz yakışıklı cerrahın hastaları lokal anestezi altındayken hastaları ile konuşurken ameliyat ettiğini hatırlarsınız. Beynimizde acı reseptörleri olmadığından beyin cerrahları ameliyatlar sırasında hastalarının beyinlerinin farklı alanlarına elektrik uyarılar vererek beynin çalışmayan bölgelerini kolayca tespit edebilirler. Nitekim “Var mı kullanılmayan bölge?” diye bakmışlar da; beyinde sessiz, kullanılmayan hiç bir bölge olmadığını görmüşler[1].

Beyin araştırmalarında kullanılan iki önemli görüntüleme tekniği fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) ve PET (pozitron emisyon tomografisi) adı verilen tekniklerdir. Bu teknikler kullanılarak yaşayan bir beynin gerçek zamanlı görüntüsü elde edilir. fMRI ve PET ile yapılan çalışmalar beynin uyku halinde bile bütün bölgelerinin az da olsa aktiviteye sahip olduğunu gösteriyor. Şüphesiz her hangi bir anda bakacak olursak beynimizin tamamı aynı anda çalışmıyor. Ancak bu o anda çalışmayan bölgenin hiç çalışmadığı anlamına gelmiyor. Nitekim Scientific American dergisinin konu ile ilgili yazısında uzmanlığına başvurulan Mayo Clinic nörologlarından John Henley

“Kanıtlar bize gün içerisinde beynimizin yüzde yüzünü kullandığımızı gösteriyor”[7]

demekte.

Peki bu efsane sadece insanları kandırarak yaşamı kazandıkları tescillenmiş Uri Geller gibi[2] insanlarca ya da nörologlar, sinirbilimciler değil de bilimden uzak kişisel gelişim “gurularınca” temcit pilavı gibi önümüze sürülüyor? Bu soruya yanıt vermek için efsanenin geçmişini biraz kurcalamamız gerekiyor. Her ne kadar tam olarak ne zaman çıktığı ya da nasıl çıktığı bilinmese de, daha önce de yazdığımız gibi, 19 yy. sonlarında çocuk bir dahi üzerinde yapılan çalışmalar sonrasında Harvard’da görevli psikolog William James’in insanların entelektüel kapasitelerinin tamamına ulaşamadığını öne sürmesi ile başladığı düşünülüyor[1,8]. Bugün bu iddianın çok da yanlış olmadığını biliyoruz. Yukarıda da bahsettiğim gibi zihnimizin belli fonksiyonlarını çok çalışma, deneyim ve büyük uğraşlarla geliştirebiliyoruz. William James bir yazısında “sadece entelektüel potansiyelimizin %10’unu kullandığımızı düşündüğünü” yazmış olsa da hiçbir zaman bu oranı beynin dokusu ile ilişkilendirmemiş[1]. Psikolog’un öznel %10 düşüncesi zaman içinde kişisel gelişim “gurularının” yardımı ile “beynimizin %10’una” dönüşmüş[1]. Mitin en erken örneğine 1929 yılında rastlansa[8] da popüler kültüre deyim yerindeyse bomba gibi düşüşü 1936 yılında yazar Lowell Thomas’ın “How to Win Friends and Influence People” isimli kişisel gelişim kitabına yazdığı önsözde bu efsaneden bahsetmesi ve Harvard’lı psikoloğu referans göstermesi ile olmuş[1,8]. Kişisel gelişim “gurularının” günümüzde de olduğu gibi bilimsel çalışmaları yanlış yorumlamalarının efsanenin “beynin yüzde onu” şekline dönüşmüş olmasına katkı sağladığı düşünülüyor. Beyin araştırmalarının erken yıllarında serebral korteksin büyük bir kısmının ne işe yaradığını bilmeyen araştırmacılar bu bölgeyi “sessiz korteks” olarak adlandırıyorlarmış. Sessiz olduğu varsayılan ama günümüzde çok önemli işlevleri olduğunu bildiğimiz bu kısmın kullanılmadığının sanılması çok olası zamanın kişisel gelişim “gurularınca”[1].

Günümüzde ise beynin tamamının kullanıldığı, bazı fonksiyonları geliştirmek için çok çaba sarf etmemiz, çalışmamız, bitmek bilmeyen tekrarlar yapmamız gerektiği biliniyor. Bireylerin kendi zihinsel kapasitelerini arttırma, daha iyi bir yaşam sürme, hayallerini gerçekleştirme arzusunda olmaları takdir edilecek soylu bir davranış. Kişisel gelişim “guruları” da bu arzunun getirdiği zayıflıktan yararlanmayı seçiyorlar. Çünkü çok çalışın, hayalinize ulaşmak için saatlerinizi, günlerinizi hatta yıllarınızı harcayın demek iyi bir pazarlama yöntemi değil. Oysa “Beyninizin kullanmadığınız kısmı sizi bekliyor”, “On dakikada daha iyi düşünün” benzeri sloganlarla “sihirli” bir formülü satmak çok daha kolay. Eğer doğru olsaydı emin olun ben ikinciyi seçerdim. Ancak bir iddia ne kadar güzelse, bizi ne kadar çok umutlandırıyorsa doğru olma olasılığı konusunda şüphelerimiz o kadar artmalı, eleştirel alarm zillerimiz çalmaya başlamalı.


* Gerçekte son 10 – 15 bin yıl içinde insan beyninin Afrika’dan göç eden atalarımızın beynine göre bir parça küçüldüğünü düşünüyor araştırmacılar. Ancak bu küçülmeye rağmen görsel korteksimizin daha büyük olduğu konusunda da bulgular var[4].

Kaynaklar:

  1. Barry L. Beyerstein. “50 Great Mtyhs of Popular Psychology”
  2. Ben Radford, “The Ten-Percent Mtyh”, CSI
  3. K. Anders Ericsson Excerpt from “Superior Memory of Experts and Long-Term Working Memory (LTWM)
  4. David Robson, A Brief History of Brain
  5. Eric Chudler, Ph.D.Myths About the Brain: 10 percent and Counting
  6. New theory of synapse formation in the brain
  7. Robyn Boyd, Do People Only Use 10 Percent of Their Brains? 
  8. Wikipedia

Bütün bağlantılar en son 19 Eylül 2014 tarihinde kontrol edildi.

Meraklısına:

  1. BBC’de efsaneye ilişkin bir yazı
  2. Popüler TV sovu Mtyhbusters’ın konu ile ilgili bölümü
  3. Efsanenin popülerleşmesine yol açan önsözü okumak isteyenler için : How to Win Friends and Influence People 
  4. Eğer Scientific American’da blog yazan bir psikologdan zihinsel beceriler konusunda bilgi almak ve bazı yöntemleri denemekisterseniz tavsiye ederim. Maria Konnikova “Mastermind HW T THNK LK SHRLCK HLMS”
  5. Beyni popular bir dilde anlatan bir kitap için “Welcome to Your Brain: Why You Lose Your Car Keys but Never Forget How To Drive….” okunası bir kitap.

About Bahadır Ürkmez

İzmir Fen Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Makina Mühendisliği bölümü mezunuyum. Evli ve 2 süper keyifli (herkesinki kendine öyledir zaten :)) çocuk babasıyım. Mühendislik yapıyorum.

41 Yanıt to “Beynimizin %10’unu mu Kullanıyoruz?”

  1. Beynimizin sınırlı bir bölümünü kullandığımız konusu pek çok bilimsel yazıda ele alınmıştı. Bazılarında bilimsel bulgulara yer verilmiş olsa da yeterli bulmadığımdan bu görüşe katılmıyordum. Yazınızın başlığını görünce çok ilgimi çekti, çünkü kafamdaki soru işaretlerine yanıt bulabileceğimi düşündüm. Ancak yazınız bu durumun böyle olmadığını söylemek dışında somut bulgu/bilgi içermemekte. Kesin yargınızı neye dayandırdığınızı öğrenmek isterim. Esenlik dileklerimle.

    Beğen

    • Katılıyorum size. Daha tatmin edici bir şekilde yalan savsanız çok memnun oluruz ve bir tür kandırılmışlık hissine kapılmayız…

      Beğen

    • Beynimizin yüzde10unu kontrol edebiliyoruz. Eğer tamamını kullansaydık beynimizin kontrol ettiği iç organlarımızı da el ve ayak gibi kontrol edebilir istediğimiz zaman kalbimizi durdurabilir ya da metabolizmamızı yavaşlatabilirdik.

      Beğen

  2. Beyin-kask örneğiniz pek olmamış hatta biraz komik olmuş. Siz %10’luk kısmı beynin sadece o miktardaki bir bölgesi olarak anlamış, “kafaya alınan darbe hep mi aynı bölgeye gelir” demişsiniz. Halbuki asıl kastedilen beyinde bir bölge değil, %10’luk bir “kapasite kullanımı”dır. Doğrudur veya yanlıştır konusuna hiç girmiyorum, kendi görüşünüzdür. Sadece verdiğiniz örneğin saçma olduğunu belirtiyorum.

    Beğen

  3. Bahadır Bey, yazı mailime düştüğünde başlığından ötürü direk linke tıkladım, az önce de bitirdim. Beklentim, bilimsel bazı araştırmalara değineceğiniz yönündeydi; ancak sadece psikolojik bir yazı yazmışsınız. Bu yönüyle güzel olsa da yaptığınız “Eğer sadece %10’luk bir kısmını kullanıyorsak neden kafaya alınan darbeleri tehlikeli olarak algılayoruz? Ne gerek var o kadar kask v.s. ile kafayı korumaya? Hep mi %10’luk kısma zarar veriyor kafaya gelen darbeler?” yorumuna akıl sır erdiremedim. Elma ile armut karşılaştırması olmamış mı?

    Hasılı, yazıyı, bence, başlığını değiştirerek yayınlamakta fayda var.

    Beğen

  4. Bu filmin bilimsel bir belgesel değil, bir bilim-kurgu türünde bir film olduğunu hatırlamakta fayda var.

    Beğen

  5. Güzel bir makale olmuş Bahadır bey.

    Tıp dünyası beynin her iki yarısının da farklı işlevleri olduğunu çok uzun süreden beri bildiği halde bunu topluma yansıtmayı, kabul ettirmeyi bir türlü başaramadı ve hatta çaba bile sarfetmedi.

    Beynin her iki yarısının farklı duygu durumlarını yönettiği bile biliniyor ama yazınızda da belirttiğiniz gibi suçu “çalışmayan” %90’lık bölüme fatura etmek kişileri açmazdan kurtarıyor.

    Luc Besson böyle bir film çekip elde edeceği para ile beyninin %100’nün çalıştığını deşifre etti o da ayrı bir konu! 🙂

    Beğen

  6. bu yukarda yazılan sacmalıklar degıl tabı kı ama tıbbın norolojık hastalıklar konusundakı basarısızlıgı böyle bır dusunceye ıtıyor ınsanları. belkı “kullanmak” kelımesı yerıne baska bır kelıme bulmak gerekır ama ınsan beynı konusundakı bılınmezler suphesız dıger organlara nazaran cok buyuk. Cogu norolojık hastalıklar “bılınmeyen bır nedenle” dıye baslayınca bu tur “sacma ınanclar” da o boslugu dolduruyor dogal olarak. bilım bu bilinmezleri acıklayana kadar da bırılerı bu belırsızlıgı kullanıp para yapacaktır tabı kı. bılım tarıhı bunlarla dolu degıl mı?

    Beğen

  7. Orhun Emre Çelik Cevapla 22 Ağustos 2014 19:25

    Merhaba, çok güzel özetlemişsiniz durumu. Ben gerek oyuncu kadrosu gerek yönetmen için gittim ve filmi izleme gafletinde bulundum. Sizin de izlemenizi dilerim. Fragmandan bu yazıyı yazan bir kişinin %100’e ulaşınca (ve ulaşıncaya kadar) neler olacağı iddiasını görünce yazacağı yazıyı merakla bekliyorum. Lost’un finali bile daha iyiydi…

    Beğen

  8. Her iki yazınızdaki yanlışlıkları yazacaktım ama üşendim… 🙂 Beynimizi kesinlikle kapasitesinin çok altında kullanıyoruz maalesef…

    Beğen

  9. Çok yerinde bir yazı olmuş bahadır bey teşekürler

    Beğen

  10. Beynimizin kacta kacini kullaniyoruz geyigini duyunca benim aklima ilk gelen su olur: Peki bunun % 100 u neymis ki, kacmis ki? neyle olculuyors (bence noron patikasi kombinasyon sayisi)
    Yani Kac GB veya Terrabyta dan bahsediyoruz, acaba biliyor mu % su kadarcilar?

    Bilen herhangi biri var mi?
    Hayir?
    Eger olmeden once bu %100 u dolan olmus olsaydi, belki, ama %100 u dolan henuz yok!
    Rastlanamadi?
    Peki, varsayalim ki ne kadarini kullandigimiz,
    giga byte olarak biliniyor: ozaman bunu kaca bolacegiz?
    1000 katina bol, %10 dan cok daha kucuk cikar.
    Iki katina bol % 50 cikar.
    O halde, %100 unu bilmedigin bir butunun bir parcasini alip “aha bak % su kadarini kullaniyorum demek sacma 🙂

    Bencesi su, beynin kapasitesi sinirli degil!
    Ne kadar fazla sayida noronla ne kadar degisik patika cizdirebilirsen onbeyninle (forebrain),
    trilyon X trilyonlarca defa extra “kapasite” kullanabilirsin.
    inanmiyorsan dene: 300,000 norona 3milyon degisik alternatif patika olusturabilsen, hesabini yap, kapasitenin ARTAN kismini ve kullandigin kismini ???!!!
    Bunu yapmakla %100’u arttirmis olursun, kullandigin kismini degil!

    Ama onu nasil arttiricaz?
    Herhalde
    Evlilik programlari, diziler, Acun programlari, yemek programlari, sabah programlari, reallity show lar, magazin/paparazzi/ maclar vs vs kisaca TV nin %90’i diyebilirmiyiz herhangi bir meraki tetiklemeyecek, arastirma heycani uyandirmayacak programlarin TV de kullandigi kapasite” ye?
    Belki de ve iste tam da o %10’un kullanimdan bahsediyorlar ? Olabilir mi? 🙂
    Sevgiler
    Derya

    Beğen

  11. Safsata karşıtı bir yazı içinde geçen aşağıdaki cümlenin mantığını hiç anlayamadım:
    “Eğer sadece %10’luk bir kısmını kullanıyorsak neden kafaya alınan darbeleri tehlikeli olarak algılıyoruz? Ne gerek var o kadar kask v.s. ile kafayı korumaya? Hep mi %10’luk kısma zarar veriyor kafaya gelen darbeler?”

    Ne alaka yani, hele hele kask attı bence evlere şenlik, 140 gr isimli yazıda da buna değinilmiş. Hatta bence, safsata türlerinden olan “alakasız sonuç safsatasi”na bizzat yazarın kendisi yakalanmış.

    Beğen

  12. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Emek vermeden, çalışmadan, didinmeden, sıkıntılara katlanmadan armut piş ağzıma düş mantığına sahip insanların kolayca benimseyecebileceği bu önyargı, yani beynimizin sadece %10’unu kullanabilmemiz(!) hurafe olarak etiketlenmeyi hakediyor olsa da bu yönde düşünen insanlar için kendi kendisini gerçekleştiren bir kehanet işlevi görmekte. Çünkü beynimizi kullanabilmek bizatihi çalışarak öğrenerek kendimize kattığımız içselleştirdiğimiz bilgi birikimi ve tecrübe ile olmakta ve bu sıkıntılara katlanmayan insanlar zaten beyin akıl düşünce ve türevlerinden yeterince istifade edemeyeceklerdir. Tabi filmdeki bakış açısı ise darwinizmin vurdulu kırdılı göze hoş gelen dönemin sihirbaz edalı efektleriyle sinema perdesine basitçe yansıtılması yani tanrı olma yolunda giden insanın evrim süreci devam ediyor. Bir Musa çıkıp da asasıyla bütün oyuncaklarını yutana kadar show devam edecek.

    Beğen

  13. Yazıya yapılan yorumlara yanıt vermekte oldukça geciktiğimin farkındayım. Ancak “geç olması hiç olmamasından daha iyidir” diyerek yorumları yanıtlamaya çalışacağım. Ayrıca burada eleştiri alan noktaları açıklamaya gayret eden bir güncellemeyi de yazı içinde yaptım.

    Bu efsanenin en temel imalarından birisi beynin fonksiyonlarının bölgesel olarak gerçekleştiği kalan kısımların kullanılmadan yer işgal ettiği ve görevleri olmadığı iddiasıdır. Günümüz görüntüleme teknolojileri sayesinde bu varsayımın doğru olmadığını biliyoruz. fMRI ve PET adı verilen tekniklerle beynimizin gün içinde bütün bölgelerinin değişik zamanlarda aktive olduğunı göstermektedir. Diğer bir deyişle kullanılmayan bir kısmı yoktur beynimizin. Örneğin şu anda bu yanıtı okurken gözleriniz çalışmakta, eliniz fare ile sayfayı aşağı yukarı hareket ettirmekte ve “bu yazar da ne ukalaymış” diye sinirlenmekte iken beyninizin bir çok farklı bölgesi (gülümsettim mi? Gülümsettiysem bir kısmı daha çalıştı diyebiliriz 😀 ) bir biri ile bağlantılı halde çalışmaktadır.

    Ancak bir dakika durup fMRI, PET teknolojilerini doğruyu söylemediğini ve gerçekten de efsanenin ima ettiği gibi beynimizin kullanılmayan bir kısmının var olduğunu ve boşuna yer işgal ettiğini düşünelim. Kask örneği bu durumda daha açıklayıcı olacaktır. Sevgili okuyucumuz kask kullanma örneğini “alakasız sonuç safsatası” olarak buluyor. Bir başka okuyucumuz da “elma – armut” karşılaştırması olarak nitelendiriyor. Bu noktada bu okuyucularımıza bir özür borçlu olduğumu fark ettim. Her iki yazıda da efsanenin temel noktasının “beynin kullanılmayan bir fiziksel kısmı vardır” iması olduğuna tek bir cümle içinde şöyle bir değinmişim. O nedenle kask örneği bir parça havada kalmış. Efsanenin temel imasını temel alarak şu akıl yürütme ile kafa travmaları ve kask örneğini açıklığa kavuşturabiliriz:

    Beynimizde kullanılmayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bölgeler vardır. Bu bölgeler beynin %90’ının teşkil eder. Kask kullanımı beynin fonksiyonlarını korumak için aldığımız bir önlemdir. Kullanılmayan bölgelere gelen darbeler günlük yaşamımıza etki etmemelidirler. O halde kask kullanımı sanıldığı kadar gerekli değildir.

    “Beynin %10’u dendiğinde kapasitesinden bahsediliyor, fiziksel kütlesinden değil” şeklinde özetlenebilecek yorumlara yanıt verilebilmek için ise temel bir nokta üzerinde anlaşmak gerekiyor. Bir parça felsefi bir nokta ama üzerinde hem fikir olmadan tartışmak bir sonuca götürmeyeceğinden bu itiraza yanıt vermek için elzem diyebiliriz.

    Bilim, materyal sonuçların materyal nedenlerden kaynaklandığı felsefesi üzerine kuruludur. Daha açık söylemek gerekirse evrende deneyimlediğimiz, gözlemlediğimiz her şeyin materyal bir nedeni vardır; evrende gözlemlediğimiz, deneyimlediğimiz hatta şu anda açıklayamadığımız olayların bile önünde sonunda fiziki, kimyasal v.s. süreçlerle açıklanabilecek nedenleri vardır. Sahte bilim, sözde bilim ve bilim ayrımı en temelde bu felsefi noktadan başlar. Bilim açıkça materyal olarak gözlemlenen, ölçülebilen ya da ölçülebilecek olan, deneyimlenen bütün durumların materyal nedenleri olduğu varsayımından yola çıkar.

    Eğer materyal sonuçların materyal nedenlerden kaynaklandığını kabul ediyorsak “kapasite” denilen şeyin fiziksel dünyada bir tezahürü olmalıdır. “Kapasite”nin materyal karşılığı da beyin içindeki nöronlar, sinapslar, nöral yolaklar ve beynin aktivitesini sağlayan kimyasal, biyolojik ve fiziksel süreçlerin bütünüdür. Bu şekilde düşünüldüğünde “kapasitenin %10 kullanımı” var olan materyal beynin %10’unu kullandığımız anlamına gelir. Materyal bir nedene dayandıramadığımız “kapasite” kavramı havada kalan, ölçülemeyen, yanlışlanamayan dolayısı ile bilimsel araştırmanın sınırlarına girmeyen bir konu olarak kalacaktır. Bilimsel araştırmalarının sınırına girmediğinde ise yoğun, disiplinli bir araştırma yerine eski tarz spekülasyona dayalı yorum kolay bir çıkış noktası olacaktır. Kısaca “fiziki beyin değil kapasite” iddiasını değerlendirmek kapasitenin açıkça tanımlanmasına bağlıdır.

    kapasite = beynin fiziki, kimyasal ve biyolojik bütünüdür. Bu durumda 140 gr yazısının adını da esinlenmeme yol açan 1400 gr’lık bir kütlenin sadece %10’luk bir kısmını kullanıyoruz sonucu tam da efsanenin ima ettiği iddiaya denk gelmektedir. Bu durumda kask ve kafa travmaları yukarıda açıklandığı şeklinden farklı ama aynı sonuca ulaşan bir biçimde ifade edilebilir.

    Kapasitenin fiziksel bir karşılığı olmalıdır noktasından çıktığımızda kafaya alınan darbeler bu fiziksel karşılığa alınan darbeler demek oluyor. Yüzde 10’u kullanıyorsak kafa darbelerinin yaşamsal öneme sahip fonksiyonlara zarar verme ihtimali de düşük olmalıdır. O halde kask kullanımı sandığımız kadar yaşamsal öneme sahip değildir.

    kapasite = beynin fiziki, kimyasal ve biyolojik bütünü olmakla beraber beynin yeni nöral yolaklar ve sinapslar oluşturabilme yeteneğidir. Kapasiteyi bu şekilde tanımlamak efsaneyi materyal bir boyuta indiriyor gibi görünmekte. Ne de olsa çeşitli araştırmalar insan zekasının belirli bir noktaya kadar geliştirilebileceğini, çevresel bazı faktörler ile zeka arasında bir ilişki olduğunu göstermiş durumda. Ayrıca 1999 yılında fareler üzerinde yapılan bir deneyde genetik değişikliklerle daha zeki fareler üretildiğinden çeşitli kaynaklarda bahsediliyor. Ancak efsane bu tanımdan yola çıkmıyor yukarıda açıkladığım gibi. Yola çıkmış olsa bile “neden %10?”, “bu rakama nasıl ulaşıldı?” gibi ölçüm gerektiren sorulara yanıt verilmeden %10 iddiasını kabul etmek mümkün değil.

    Kısaca yüzde on efsanesinin neden yalan olduğunu 2 yazıda açıklamaya çalışmıştım. Umarım bu notlar ve yukarıda yaptığım güncelleme diğer yazılara destek olarak siz sevgili okuyucularımızı aklında kalan sorulara bir parça yanıt olabilmiştir.

    Sevgiler.

    Beğen

  14. Konuya daha önce de yorum yapmıştım. Ancak önceki yorumum da bu “kask” örneğinizi “mecazi” anlamda uygun bulduğum için hiç üzerinde durmamıştım. Hatta hoş bir benzetme olarak telakki etmiştim.

    Açıkcası “kask” örneğine takılıp kalınması beni oldukça şaşırttı. Yorumlara bakınca “kask” örneği ana temanın önüne geçmiş görünüyor.

    Halbu ki burada anlatılmak istenen (benim anladığım) fonksiyonel olan %10’luk bölüm için mecazi anlamda “kask’a ne gerek var” şeklindeydi. Yoksa elbette motorsiklet kullanırken veya inşaat alanlarında (ve tehlikeli kazı bölgelerinde) kaskımızı kesinlikle takmalıyız, alacağımız en ufak bir darbe bile beyin kanaması geçirmemize neden olabilir ve bu işin sonu felç ya da ölümle sonuçlanabilir.

    Hepimizin hemfikir olacağı üzere “Kask” kullanılmasında ki asıl amaç elbette “beynin zeka ve fonksiyonel yeteneklerini” korumak için değil, “hayati bir darbeyi önlemek” ve dolayısıyla “yaşamı korumak” içindir.

    F1`in yaşayan efsanesi Michael Schumacher, kayak yaparken kafasını kayaya çarptı. Kafasında dünyanın en gelişmiş kasklarından biri vardı, buna rağmen en kötü senaryo yaşandı ve iyi bir kayakçı olduğu bilinen Schumacher viraj dönerken yavaşlamasına rağmen pistin dışına çıkarak düştü ve kafasını bir kayaya çarptı. Savcılık raporlarına göre kask tamamen parçalanmıştı ancak kask üzerinde yapılan incelemelerde fabrikasyon bir defonun da olmadığı tespit edilmişti Ayrıca kaskı olmasaydı şu an hayatta olmayacağı da doktorları tarafından açıklanmıştı.

    Yapılan incelemelerde kask’a kamera yerleştirildiği ve bu kameranın kaskta çekiç benzeri bir şok etkisi yaratabileceği tezi üzerinde durulmakta…

    Sonuç olarak Schumacher Aralık 2013’den bu yana komada… Nöroloji Profesörü Uwe Kehler´in; “Böyle ağır travmalarda hastanın uyandırılmaya başlanması 2-3 haftayı bulabilir; ama hastanın gözlerini açması haftalar hatta aylar boyu da sürebilir. Ne yazık ki bazen hasta tam anlamıyla uyanamayabilir.” demektedir.

    Bakın Formula 1’in eski tıbbi delegesi Gary Hartstein’da bu tip durumlar için ne diyor;
    Kafanızı kayaya çarptığınızda anında bir takım hasarlar oluşur ve bu hasarlar, aslında birbiri ardına eklenerek daha da kötü bir yaralanmaya yol açar. Anladığımız kadarıyla Schumacher’in kafasında dört ayrı tip yaralanma var.

    Bunların ilki hematoma. Hematoma yırtılmış veya hasar gömüş damarlardan sızan kanın bir araya gelip birikmesi demek. Bu tehlikeli bir şey; çünkü hem ciddi bir darbe alındığını gösteriyor hem de kafatasının içindeki basıncı (ICP) yükseltiyor.

    Schumacher’in kafasında sağ tarafta kafatası ile beyin zarı arasında kalan hematoma operasyonla alındı; ancak beynin içinde sol, sağ ve orta kısımda birkaç hematoma daha var. Bunlardan sol tarafta olanı, ikinci ameliyatla alınmıştı; ama diğerleri hala devam ediyor.

    Bunun dışında, aynı kolumuzu veya bacağımız bir yere çaptığımızda oluşanlar gibi bazı bereler (çürük, yaralanma vs) var. Burada da hasar gören damarlardan sızan bir kan var; ama bu kan çekilebilecek kadar büyük boyutta değil. Burada ayrıca beynin bazı yerlerinin şişmesi gibi bir durum da söz konusu ki; bu da basıncı (ICP) arttıran ve istenmeyen bir durum.

    Üçüncü yaralanma akson adı verilen beyin içindeki ‘sinir hücreleri’ ile ilgili. Bu hücreleri, şu anki durumda bir tarama yaparak görmek mümkün değil; ayrıca bu bölgedeki hasarlar nörolojik anlamda istenmeyen sonuçları doğurabilir.

    Son olarak beyni besleyen dört atardamardan birisinde hasar olduğu da söyleniyor. Bu hasarın neye yol açabileceğini söylemek güç; çünkü insanların çoğunda beyindeki bu dört atardamar arasında bağlantı damarları vardır. Dolayısıyla bunlardan birisi tıkansa bile, diğerleri üzerinden kan akışı sürebilir.

    Şu anki en önemli sorun basıncın (ICP) yüksek olması. Bu basınç fazla olunca, beyni besleyen damarlarda sıkışma oluşuyor. Beyin yeteri kadar kan alıp beslenemeyince de, şişmeye başlıyor. Şişen beyinde zaten yüksek olan basınç daha da artıyor ve kan akışı azalıyor; yani sarmal bir durum ortaya çıkar.

    Bu kadar ağır beyin hasarı alan hastalarda, bazı temel prensipleri öncelik sırasına göre izlemek gerekir. Öncelikle beynin sürekli olarak yeterli oksijeni alması ve beslenmesi lazım. Bunu sağlamak için soluk borusu açılır ve soluk borusunun içine bir tüp yerleştirilir. Bu tüp sayesinde hava, sofistike vantilatörler yardımıyla vücuda iletilir ve bazı değerlerin normale yakın kalması sağlanır. Beyne yeterli kan akışını sağlayabilmek için basıncı düşürmek hayati derecede önem taşır.

    Tüm bunlardan da anlamaktayız ki kask “beynin düşünsel/zeka” yeteneklerini korumak için değil (elbette ki bunun için de takılabilir) asıl amaç yaşamı korumak ve hayati fonksiyonları sürdürülebilir kılmaktır.

    Makale yazarı Sayın Bahadır Ürkmez bey’in kask örneği “benim aladığım kadarıyla” mecazi bir benzetmeydi. “Ne gerek var kask takmaya” derken, sözde yüzde 10’u kullanılan bir beynin, zeka ve düşünsel yeteneklerini koruma amaçlı bir kask kullanımının saçma olacağını anlatmaya çalışmıştı. (ben öyle anladığım için ilk yorumum da hiç üzerinde durmadım)

    Kaldı ki Bahadır bey’ de kask’ın kazalarda ne kadar hayati bir görev üstlendiğini bilen biridir. Beynin sözde yüzde 10’luk bir kısmının kullanıldığı safsatasını anlatırken sanırım bir algı hatası ile karşı karşıya kaldı.

    Kask örneği makalenin önüne geçti.

    Sonuç olarak;
    Yapılan tüm ciddi araştırmalar sonucunda beynin tüm bölgelerinin olaylar ve duygu durumlarında farklı tepkiler verdiği, yani tam kapasite çalıştığı, kendini mükemmel yenileyebildiği, son derece aç olduğu (günlük alınan enerjinin %20’sini beyin kendine rezerve eder) ve sırları hala çözülememiş en önemli organlarımızdan biridir.

    Sağlıcakla kalın.

    Beğen

  15. http://okyanusum.com/makale/beyinden-beyine-dogrudan-iletisim-ispatlandi/
    Yazı için teşekkürler. Bir ara bunu da araştırır mısınız?

    Beğen

  16. Popüler Science Eylül 2014 (Türkiye Edisyonu)
    Sayı:29
    Sayfa:76
    Konu: Bilimsel Masallar
    Başlık : Beynimizin yalnızca yüzde 10’unu kullanıyoruz.

    IBM’in geliştirdiği insan beynini taklit eden bilgisayar çiplerinden hastanelerdeki fMR cihazlarıyla beyin aktivitesinin gerçek zamanlı olarak taranmasına kadar birçok alanda nöroloji hızla gelişiyor. Ancak, insanların günlük hayatta beynin yüzde kaçını kullandığına dair kesin bir bilgi bulunmuyor (a).

    Yapılan son araştırmalar insanların normal şartlarda beynin yüzde 15 ila yüzde 35’ini kullandığını gösteriyor (b).

    Uyurken beyin aktivitesi azalıyor ama çalışırken, yazı yazarken, kitap okurken veya gündüz gözüyle hayal kurarken beyindeki elektriksel aktivite artıyor. Aslında insanlar gün içerisinde beyninin tamamını kullanıyor.

    Kitap okumak gibi faaliyetler, beynin görme merkezi ve algı merkezi gibi bir çok farklı bölgesinin aynı anda kullanılmasını gerektiriyor fakat insan beyninin tamamı aynı anda tam kapasite ile çalışmıyor (c). Bu da aslında iyi bir şey, çünkü beyindeki 100 milyar nöron ve 100 trilyon sinir bağlantısı aynı anda sinyal gönderseydi insanlar epilepsi krizi geçirirdi.
    ——————————————————

    Dergide ki yazı sadece bu kadar. Zannedersem bir okur mektubuna yanıt verilmiş. Parantez içindeki harfler orijinal yazıda yok, o bölümlere kaynak gösterilmesi zorunlu olduğu için ben dikkatinizi çekme amaçlı harf atadım. O yerler kaynak gösterilmesi zorunlu yerlerdir. Lütfen tekrar inceleyiniz. Ancak “Popüler Science” kaynak göstermemiş.

    Yorum sizin!

    Beğen

  17. beynimizin tüm bölümlerini kullanıyoruz.kullandığımız kapasite hakkında kimsenin kesin bilgisi yok.beyin ile ilgili kurduğumuz bütün süslü cümlelerin özeti aslında birşey bilmiyoruz dur.ayrıca yazılarınızın seviesi düşük.

    Beğen

  18. yalansavarkafadanatar Cevapla 27 Ekim 2014 23:55

    Tostum kendi fikirlerini kendine sakla filmi izlemeden de böyle salak salak acıklamalar yapma derim ilk önce izle sonra konuşalım seninle her türlü konuşmaya varım dahi çocuk seni.

    Beğen

  19. ömer karadeniz Cevapla 20 Kasım 2014 11:32

    aslında yargı cümlemizi belki şöyle düzeltmeliyiz; “insanın hayatını devam ettirebilmesi için beynin %10’luk kapasitesi yeterlidir.” bununda sebebi ölen beyin hücrelerinin yenilenmediği söyleniyor. insan 80-90 yaşına geldiğinde o yaşa kadar ölen hücreler yenilenmediğine göre, kalan kısmı insan hayatını devam ettirmek için yeterlidir gibi bir açıklama da var.

    Beğen

  20. insanların beyin kapasitesinin %10 unu kullandığını düşünmesini, insanların kendi kendine uydurduğunu düşünmüyorum. zamanında bir bilim adamı vs böyle bir şey söylemiş olacak ki (ve medyada buna dayandırarak bu bilgiyi insanlara anlatacak.) bir çok kişi buna inanıyor. ayrıca yazdığınız bu yalanlama makalesi hiç bir bilimsel deney veya örnek içermiyor. Daha tatmin edici bir yalanlama yazısı yazsaydınız daha açıklayıcı ve insanların artık böyle bir şeyin olamayacağını düşünmesi gereken bir kesinlik belirtseydiniz daha mantıklı olurdu.

    Beğen

  21. Bu yazıda kaka yapmışsınız. çünkü kesin olarak beynimizin tamamını kullanmıyoruz. Ayrıca beynimizin tamamını kullansak üstün güçler kısmı tamamen bir teoridir, bu yazı için ileri fizik bilgisine sahip olmanı gerek o zaman beynin, atom ve kuantum kısmına nelere yapabileceğini anlamaya başlarsınır. EVET BEYNİMİZİN TAMAMINI KULLANIYORUZ AMA, beyinde bir sürü bölüm vardır, biz bu bölümlerin tamamını kullanıyoruz ama BİR BÖLÜMÜN TAMAMINI KULLANAMIYORUZ, hesaplama bölümü tam kullananın matematiği çok dah iyi, ezber bölümünü tam kullananın ezberi makina gibi, görsel kısmı çok iyi kullananın ressamlığı süper gibi vs beyinde bir sürü bölüm vardır, herkes her bölümü KULLANIR AMA TAMAMINI KULLANAMAZ… Beyin yapısını ve kullanımı konusunu detaylı araştırmanız gerek diğer konular içinde fizik ve kuantum fiziği çalışmalısınız. Herkesin zekası sizin dediğiniz gibi olsa herkes aynı zekaya sahip olurdu, herkes birkaç kitap okuyarak EINSTAIN olurdu ama KİMSE ÖYLE DEĞİL. Yazınız tamamen hatalı bilgilendirme içeriyor, lütfen güncelleyiniz. saygılar..

    Beğen

  22. Merhaba, yazıyı keyifle okudum ancak bir algı farkı olduğunu düşünüyorum. Beynin %10’unu kullanmak ile kastedilen fiziksel bir alan değil kapasite kullanımı. Beynin her bir bölümü kendine has işlevleri yerine getirmek üzere çalışıyor. Sadece verimliliği şüpheli. Bu konuda insanların sorgulayıcı olmasını anlayışla karşılamak gerekir. Bu kapasite %1 eksik kullanıldığında epey kusurlu bir insan görüntüsü ortaya çıkıyor. %10 fazlası haliyle pek çok meraklının hayal gücünü meşgul ediyor.

    Beğen

  23. % 10 ile bulduğumuz %10 sonucu zaten başlı başına bir saçmalık değil mi ?

    Beğen

  24. sütü seven kamyon şöförü Cevapla 15 Aralık 2014 20:01

    Benim asıl kafayı taktığım nokta şu ki, kaslarımızın da yüzde onu gibi az bir miktarını kullanıyoruz! Düşünsenize, herhangi bir anda kaslarımızın yüzde yüzünü kasabilsek ne kadar güçlü olurduk. Üstümüzden araba bile geçebilirdi. Ama gel gör ki yürümek pek mümkün olmazdı, sara krizinde bütün vücudun kasılıp kalması gibi bir durumda kalakalırdık. Benzer şekilde beynimizin de normalden fazla nöronunu aktive etmek gayet mümkün. Ağır şizofren taklidi yaparak bir kliniğe yatın, elektroşoku bir güzel yiyin, beyninizin yüzde yüzü olmasa da yüzde büyükçe bir kısmı bir anda çalışıversin. Lucy olamasanız da Leyla olabilirsiniz.

    Beğen

  25. arkadaşım beynimizi %10 diye bişey yok beyin ile aklı karıştırıyorsunuz beynin bütün dokularını kullanırız doğrudur ama aklın sınırını söyliyebilirmisiniz.beyin bir donanım gibi,aklı da bir yazılım gibi düşünebiliriz yazılımı en iyi hale getirirek donanımı daha verimli kullanabiliriz.Yani hayvanlarda da beyin var ama insanların yaptığını yapamazlar.

    Beğen

  26. Yahu yorumlara bakıyorum da büyük bir kısmı yazıyı ya hiç anlamamış ya okumamış ya da okuduğunu yanlış anlamış. Yazıyı açıklamaya ya da yazarı savunmaya çalışmak gibi bir niyetim yok. Yalnız bir kask metaforunu bile bu kadar yanlış algılayıp bunca yorumlamalar bile beynimizin çok enteresan bir şekilde çalışan bir organ olduğunun ispatı gibi. Bu arada insan beyninin iki tarafının ayrı ayrı işler gördüğü artık biliniyor ve bu işleri yaparken de tek bir bölgeden değil beynin farklı farklı bölgelerinden faydalandığı da biliniyor, bu konuda pek çok kitap var bu kadar meraklı ve iddiacıysanız alın okuyun sayın yorumcular. Benim ilk aklıma gelen Eriman Topbaş’ın Ceviz Yapılı Beyin kitabı, ki çok kolay okunabilen ve alıntılarla dolu bir kitaptır. Özellikle buradaki gibi yorumcuların kolay anlayabileceği cinsten. Şu ara tüm kitapçılarda çok satanlar ya da yeni çıkanlar rafında İncognito diye bir kitap var onu da alıp okuyabilirsiniz. Malum insan bir yazıya bunca tepkisel yorum yazıyorsa beyin uzmanı filan olmalı, değilse o zaman açacak okuyacak. Daha iyisini bildiğini düşünüyorsa kendisi bir blog ya da site açacak doğrusu bu diyecek. Memleketimin en büyük sorunlarından biri bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, sırf filmi beğendiniz diye beynin sadece %10 kapasiteyle çalıştığı fikrine neye dayanarak savunmaktasınız arkadaşlar. Verilen basit ve metaforik bir kask örneğini bile düz mantık yapıp alakasız bi yerinizle anlıyorsanız zaten beyninizin epeyce bir gelişmeye ihtiyacı var demektir.
    Okuyun arkadaşlar, daha çok okuyun ve bi konuda eleştiri yapmadan önce o konuyu ne kadar bildiğinizi bi sorgulayın. Ayrıca ve ne yazık ki şu memlekette mantık, felsefe, pisikoloji, sosyoloji gibi derslerin yeterince önemsenmemesinin acı sonuçlarını hemen her türden mecrada görmek de acı ve acıtıcı. Korkarım bu giderek de kötüleşecek. Hele hele yazara sanki kardeşi, kankası ya da amcaoğluymuşçasına senli benli ve seviyesizce (özellikle filmi savunanların) yaptığı yorumlar da etik açıdan içler acısı.

    Beğen

  27. http://www.gercekbilim.com/beynimizin-100unu-kullanirsak-ne-olur-lucy-ve-limitless-uzerine/
    Böyle bir şey yazılmıştı aslında burada belki daha kolay anlaşılabilir bu konu .

    Beğen

  28. Ben beynimizin %10’unu kullanmayı “süper güç” olarak görmüyorum. Eğer kullanabilseydik vücudumuzda kendiliğinden işleyen olayları kontrol edebilme yeteneğine sahip olurduk. Diğer bir deyişle vücudumuzda tam hakimiyeti sağlardık bence. Örneğin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda vücutta adrenalin hormonu salgılanır ve istediğimiz herhangi bir anda bu adrenalin hormonunun salgılanmasına engel olamayız. Ama farz edelim ki beynimizin %10’undan fazlasını yani daha büyük bir oranda kullanma yeteneğimiz var. Bu sayede vücuttaki hormon dengesini kendi isteğimiz doğrultuda değiştirip adrenalin akışını kesebiliriz ya da başka bir hormonun salgılanmasını sağlayabiliriz. Öyle uçma, kaçma, telepatik kontrol bana hikaye gibi geliyor.

    Beğen

    • Bu mantık da bana biraz sakat geliyor. Tam açıklayamadığım bir durum var ki bunun nedeni de tam bilememek aslında.

      Genel olarak beynini kontrol etmek deniyor. Bizim beynimiz, bizim elimiz gibi bizim kontrol ettiğimiz (en azından kısıtlı olarak diyeyim) bir şey mi, yoksa biz beynimiz miyiz? Yani elimizi biz kontrol ediyoruz; bundan sonra da beynimizi biz kontrol ediyoruz oluyor. Bu söylem, elimizi kontrol etmek için beyni kukla yapmış olmak gibi geliyor. Kuklacının kukla olması diyeyim, kuklacı kuklayı kontrol eder ama kendisi de bir kukladır; mı? Yoksa bizim varlığımız o kuklacı mıdır?

      Beğen

  29. Yazmissiniz sagolun ama gercekten ispat ornegi yok. Bilmiyorum ben anlamam ama belki de yapabileceklerimizin %10 unu yapabiliyoruzdur ya da beynimizin sadece % 10 luk bolumunde dusunme islemi gerceklestiriliyordur yalnizca kuvvetle dogruluguna inandigim tek bir ihtimal var o da kalan %90 I bosuna tasimadigimiz…

    Beğen

  30. insan akciğerinin bir akerdion gibi büzüşüp, açıldığında bir tenis sahası büyüklüğünde olduğunu okumuştum. yani organlar en küçük hacim ve kütleyle en iyi fonksiyonu sağlayacak şekilde evrimleşmiştir… Akciğerin % 10’unu kullanıyoruz dese biri gülersiniz!! peki bir organ için geçerli olan bir ilke, neden en az onun kadar önemli beyin için geçerli olmasın? beynin büyük bir kısmının kullanılmıyor olması doğal ilkelere, evrime ters!

    Beğen

  31. belki sadece benim izlenimim, ama bu “beynin sadece yüzde onu” safsatasina en cok “bilimselcilik” (scientology) denen akimin yayinlarinda rastliyorum. Hatta bir bro$ürlerinde bu lafi Albert Eisntein’a (!) söyletmi$lerdi.
    Tabii, geri kalan yüzde 90’i “geli$tirmekte” size “yardimci” olmaya onlar dünden hazirlar …..

    Beğen

  32. Yalniz muhalefet olmak icin baya sacmalamissiniz

    Beğen

  33. bu konuda sizi takdir ediyorum çok doğru beynimizin yüzde on unu değil yüzde yüzünü kullanırız bunu daha önce bir beyin uzmanından duymuştum. ve ıspatıda şu:
    beynimizde gören duyan dokunan koklayan dinleyen yorumlayan sayısal işlem yapan kısımlar farklı yerlerdedir yani beynimizintamamını kullanırız peki bu yüzde on nereden geliyor hemen söyleyeyim kapasiteden ama maalesef bu da yalan çünkü insan beyin kapasitesini neredeyse hiç dolduramaz çünkü beyindeki boşluk binlerce yıl hd kalite video kaydedecek kadar geniştir yani ömür buyu okusanda şu beyninyüzde birini bile dolduramazsın.

    tekrar tebrikler bu başarınızı diğer makalelerde de bekliyorum

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: