Cep telefonları 30 yılda kanseri arttırmamış

Cep telefonlarının sağlığa zararlı etkileri olup olmadığına dair tartışmalar şiddetle devam ediyor. Özellikle cep telefonu sinyallerinin beyin kanseri yaptığı iddiaları hâlâ çok yaygın. Oysa, herhangi bir zararlı etkileri olmadığını gösteren pek çok deneysel veri birikmiş durumda. Gerek geniş kapsamlı Interphone çalışması, gerek ardından Danimarka ve İngiltere’de yapılan uzun dönemli takip çalışmaları, cep telefonu kullanmanın beyin tümörü riskini artırmadığını gösterdi.

Kaldı ki böyle bir risk olması için teorik bir sebep de yok. Cep telefonu sinyallerinin enerjisi, molekül bağlarını koparamayacak ve metabolik süreçlere müdahale edemeyecek kadar düşüktür. Bu konudaki fiziksel ve epidemiyolojik delilleri önceki bir yazımızda etraflıca incelemiştik.

Son aylarda bu riske yönelik, birbirine zıt sonuçlar içeren iki çalışma yayınlandı. Biri, Avustralya’da, telefonlar riski artırsaydı şimdi gördüğümüzden çok daha fazla kanser vakası görmemiz gerektiği sonucuna varan bir çalışma. Diğeri ise ABD hükümetine bağlı CDC’de yapılan, elektromanyetik radyasyona maruz bırakılan sıçanlarda kanserin daha sık görüldüğünü söyleyen bir araştırma. Burada sadece birincisini konu ediyoruz; ikinci çalışmayı ayrı bir yazıda inceleyeceğiz.

Cep telefonları 1990’larda kullanılmaya başladı ve sadece yirmi yıl içinde hızla yayıldı. Halen beş milyara yakın insanın en az bir mobil hattı var. Bu kadar yaygınlaşmasının sonucunda, eğer cep telefonu gerçekten tümör riskini artırıyorsa, beyin kanserinin veba ölçeğinde bir salgın olması gerekirdi. Ama çevremizde böyle bir artış görmediğimiz gibi, istatistikler de herhangi bir artış göstermiyor. Bu durumda, cep telefonlarının beyin kanserine yol açtığını söyleyenler, bir nevi Fermi paradoksuyla karşı karşıya kaldılar: Nerede bu kadar kanser hastası?

Cep telefonunun riskli olduğunu iddia edenler ise bunlara cevaben, zararlı etkilerin kendilerini belli etmesine yetecek kadar zaman geçmediğini, tedbiri elden bırakmamak gerektiğini söylüyorlar.

Yakın zamanda, bu konuyu inceleyen yeni bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Sidney Üniversitesi’nden Simon Chapman ve arkadaşları, cep telefonlarının kullanılmaya başlandığı 1987’den bu yana, beyin kanseri sıklığı ve cep telefonu aboneliği verilerini incelikli bir matematiksel modelle birleştirerek, Avustralya’da beyin kanseri vakalarının artıp artmadığını incelediler. (S. Chapman, et al., Has the incidence of brain cancer risen in Australia since the introduction of mobile phones 29 years ago?, Cancer Epidemiology (2016))

Araştırmacılar “ekolojik” tabir edilen bir yöntem kullandılar. Beyin kanserinin cep telefonlarından gelişinden önce toplumdaki genel yaygınlığını temel aldılar, ve cep telefonları gerçekten kanser riskini artırıyorlarsa fazladan kaç tane kanser vakası görülmesi gerektiğini hesapladılar. Nispeten zayıf bir risk artışı varsaymalarına rağmen, gözlenen kanser vakalarının bu hesaptan beklenen sayıdan daha düşük olduğunu, hatta sabit kaldığını gözlediler. Yani, otuz yıla yakındır kullanılmasına, ve son on yılda %90 yaygınlığa ulaşmasına rağmen, cep telefonu kullanmak beyin kanseri riskini artırmıyor.

Biraz daha ayrıntıya girelim. Avustralya’da cep telefonları kullanımı 1988’de başlıyor. İlk yıllarda, her yerde olduğu gibi, orta yaşlı ve üst gelir grubundaki insanlar kullanıyor. Sonraki yıllarda bütün topluma yayılıyor. Ülkede cep telefonu kullanma oranı halen %94.

Screenshot_2016-06-18_17-28-17

Avustralya’da cep telefonu kullanma oranının zamanla değişimi. (Chapman vd., 2016)

Chapman ve arkadaşları, cep telefonu kullanmanın beyin kanseri riskini göreli olarak 1,5 kat artıracağını varsayarak bir model kurmaya girişmişler. Mesela, cep telefonu olmadan bu risk yüzbinde sekiz ise, cep telefonu kullanınca yüzbinde oniki olacak. Karşılaştırma için, sigara içmek akciğer kanseri riskini 23 kat artırıyor. Cep telefonunun kanser riskini artırdığını iddia edenler ise, bu artışın 1.8 ila 7.8 kat olacağını söylüyorlar. Yani Chapman ve arkadaşları muhafazakar bir tahminde bulunmuşlar.

Çalışmadaki matematiksel model, etkinin ortaya çıkması için on yıllık bir gecikme süresi öngörüyor. Yani 2000 yılında cep telefonu kullanmaya başlayan birisinin beyin tümörü geliştirmesi riski ancak 2010 yılında 1.5 katına çıkıyor.

Hiç cep telefonu kullanmadan da beyin kanserine yakalanmak mümkün. Bu olasılığa “temel oran” deniyor. Chapman ve arkadaşları, cep telefonlarının piyasaya çıkmasından önce, 1987’de gözlenen değeri (yaklaşık yüzbinde sekiz) temel oran olarak alıyor. Kanser vakalarının olasılığı yaşa ve cinsiyete göre değiştiği için nüfus dört yaş grubuna ve cinsiyete bölünmüş. Cep telefonu aboneliğine dair yaş ve cinsiyet bilgisi bulunamadığı için her yaş ve cinsiyet grubunun eşit sürelerde telefon kullandığı varsayılmış. Hesap ayrıca, nüfusun %19’unun telefonu çok yoğun kullandığı ve bu grup için risk artışının 2.5 kat olduğu varsayılarak, tekrarlanmış.

Chapman ve akadaşları bu varsayımları kullanarak yıllar içinde beyin kanserine yakalanma oranının grafiğini çizmişler, ve gerçekte olanla karşılaştırmışlar. Bütün yaş grupları için grafik şöyle:

20-84 yaşlar arasında her yüzbin kişide beyin kanserine yakalanma oranları. Mavi: Gözlenen veri. Kısa kesikli kırmızı: Riskin 1.5 kat arttığı varsayımıyla beklenen. Uzun kesikli kırmızı: Yoğun kullanıcılarda riskin 2.5 kat arttığı varsayımıyla beklenen. Sol: Erkekler, sağ: kadınlar. (Chapman vd., 2016)

Erkeklerde görülen hafif artışın tamamı 70-84 yaş aralığından kaynaklanıyor. Bu artışın sebebinin daha iyi teşhis yöntemleri olduğuna dair uzmanlar arasında genel fikir birliği var, cep telefonlarının riskli olduğunu düşünenlerde bile.

Gözlenen veriler (mavi çizgi), risk artışı varsayılarak çizilen kırmızı çizgilerin epeyce altında. Başka bir deyişle, eğer 1.5 kat gibi nispeten düşük bir risk artışı bile olsaydı, bugün beyin tümörlerinin gözlenenden %30 fazla olması gerekirdi. Avustralya’da bütün habis tümör vakalarının bildirilmesi kanuni bir mecburiyet olduğu için, varolup da rapor edilmemiş olması gibi bir ihtimal yok.

Keza, aynı matematiksel yöntem ABD’ye uygulandığında, cep telefonu kullanımının riski 1.5 kat artırdığı varsayımıyla, toplum çapında kanser vakalarının %40 oranında artması gerektiği hesaplanmış. Ancak veriler böyle bir artış göstermiyor. Üstelik bu, 1.5 kat gibi düşük bir risk artışı için yapılan hesap. Daha yüksek risk artışı varsaysaydık, toplum çapında beklenen artış daha da fazla olurdu.

Bu yönteme itiraz ederek, cep telefonlarının kanserojen etkisinin uzun süre sonra ortaya çıkabileceğini ve daha uzun zaman boyunca takip etmek gerektiğini söyleyenler var. Buna karşılık Chapman ve arkadaşları, 25 yıl boyunca Avustralya, İngiltere, Yeni Zelanda veya İskandinav ülkelerinde beyin kanserinin artmamış olduğuna dikkat çekiyorlar. Cep telefonu riskinin ortaya çıkması için daha çok bekleme gerekiyor diyorsak, bu çok garip bir kanserojen demektir: 25 yıldan fazla hiç etki yapmayacak, ondan sonra kanser riski herkes için birdenbire artacak. Oysa başka hiç bir kanserojenin böyle bir özelliği yok. Her türlü etkenin kanser yapması için gereken zaman bir dağılıma tâbidir. Bazı hassas bünyeler kanserojen maddeye maruz kaldıktan kısa bir süre sonra hastalanacaklardır, güçlü bünyeler daha geç, diğerleri de aradaki sürelerde. Yavaş da olsa bir artış görmeliydik bu kadar zaman içinde.

Otuz sene, olmadı kırk sene, olmadı elli senelik kanserleşme süreleri vehmetmek artık mantıklı temkinliliği aşıp kendi fikrinde takıntılı olma durumuna yaklaşıyor. Uzun vadeli risk olarak elli seneyi düşüneceksek, Keynes’in lafı geliyor akla: Uzun vadede hepimiz öleceğiz zaten.

About Kaan Öztürk

Kaan Öztürk İstanbul’da doğdu. İstanbul Lisesi ve Boğaziçi Fizik mezunu. Rice Üniversitesi‘nde uzay fiziği alanında doktora yaptı. Işık ve Yeditepe üniversitelerinde ders verdi. 2015-2016 döneminde Rice'da ziyaretçi araştırmacı olarak çalıştı. Bugünlerde Sabancı Üniversitesi'nde optimizasyon ve yapay öğrenme konularında doktoraüstü araştırmacı olarak çalışıyor.

8 Yanıt to “Cep telefonları 30 yılda kanseri arttırmamış”

  1. Ölüm kaçınılmaz son.. güzel bir araştırma yazısı.. kaleminize sağlık..

    Beğen

  2. Bu detaylı ve “mantıklı” yazınız için kendi adıma teşekkür ederim.

    Aslında aceleye getirmeyip CDC’de ve diğer bağımsız zıt araştırmaları da (varsa eğer) bu makale de ele alsaydınız daha iyi olurdu gibime geliyor. Çünkü birbirine zıt araştırmaların sonuçlarından biz okuyucular daha iyi bir sentez elde ederek mantıklı olanı daha “net” kavrayabiliriz.

    ABD Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan Ulusal Toksikoloji Programının yayınladığı rapor “erken yayınlandı” diye çok eleştirildi ve kesin sonuçları içermediği yönünde de ciddi eleştiriler aldı diye biliyorum… Dolayısıyla bu ve diğer zıt araştırmaları bu yazınıza dahil etmemenizin haklı sebepleri vardır mutlaka diye düşünüyorum… Belki beklediğiniz veriler olabilir…

    Sonuçta ben yukarıda ki makalenizde akla/mantığa ters gelen bir durum bulamadım tam tersine oldukça net bir yazı…

    Elbette ki zıt araştırmaları da incelemek gerekecek ama yukarıda ki yazınıza antitez oluşturmak için değil; onların ortaya koydukları araştırma metodları ve elde ettikleri veriler ne kadar bilimsel, tekrarlanabilir mi, fareler de elde edilen veriler ne kadar sağlıklı v.b… bir çok açıdan zıt araştırmalara da söz hakkı tanınması taraftarıyım ki zaten bir başka yazınızda ele alacağınızı belirtmişsiniz.

    Bir diğer konu;
    Cep telefonlarının çıktığı ve yaygınlaştığı, yani her gelir kesiminden kitleye yayıldığı yıllardan günümüze kadar geçen sürenin yerine, gün içinde cep telefonuna maruz kalınan sürenin baz alınması bizi daha doğru verilere götürmez mi?

    Örneğin; cep telefonu olup da gün içinde hiç konuşmayan ya da bir iki defa kullanan insanlar da var, diğer yandan cep telefonu hiç susmayan ve her çaldığında en az iki saat konuşan insanlar da var…

    Araştırmalar da genelde cep telefonunun sahiplendiği yıllar baz alınıyor ve buradan istatiksel bir sonuca gidiliyor oysa bir kişinin cep telefonuna sahip olması ve onu gün içinde çok az kullanıp (veya hiç kullanmayıp) yanında taşıması ile gün içinde kulağından cep telefonunu düşürmeyenler aynı değerlendirmeye tabi tutulabilir mi?

    Evet cep telefonu sinyallerinin enerjisi, molekül bağlarını koparamayacak ve metabolik süreçlere müdahale edemeyecek kadar düşük ama uzun süre maruz kalındığında ortaya çıkan olası değişimlere yönelik bir araştırma yok mu?

    Şu son yapılan deney; cep telefonlarının yaydığı farklı radyo frekansına maruz bırakılan 2 bin 500’den fazla fare acaba bu yönde bir deney mi? Sürekli maruz bırakılma ve ortaya çıkan sonuç!

    Cevaplar siz de…

    Tüm yazılarınızı zevkle okumaktayım iyi ki varsınız…
    Sevgiler…

    Beğen

    • Ayrıntılı sorularınız için teşekkürler bizden. Bu yazının taslağını CDC yayınından önce hazırlamıştım. Yeni çalışmayı da eklemek yazının bütünlüğünü bozardı ve çok uzamasına sebep olurdu. CDC çalışmasını ayrı bir yazıya bırakmanın daha iyi olacağını düşündüm.

      Söylediğiniz gibi, cep telefonuyla konuşma süresine bakmak da önemli. Interphone çalışmasında bu veri var, ama güvenilir değil, çünkü bu veriye genellikle kişilere soru sorarak ulaşılıyor, oysa hafıza yanılır. Bu yüzden araştırmacılar abonelik süresini bir “vekil değişken” olarak kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu da çok yanıltıcı değil zaten. Anlamlı bir etki varsa, abonelik süreleriyle de yine ortaya çıkarılabilirdi.

      Cep telefonunu uzun süre kullanmanın etkilerine dair araştırmalar var. Bu etkiler genellikle dokuda yaklaşık 1 derecelik hafif bir ısınmadan ibaret. SAR değerlerinin düşük olması sayesinde ısınma dolaşım sistemimizin kolayca bertaraf edebileceği seviyede kalıyor.

      Beğen

  3. Cevabınız için teşekkür ederim.
    Saygılarımla.

    Beğen

  4. telefonla çok konuşma diyenler için bilgi verici bir yazı olmuş elinize sağlık 😀

    Beğen

  5. eskiye oranla kötü huylu beyin tümörlerinin oranında artma var. bunu telefon yada strese bağlayan beyin cerrahları var. bu araştırmanın eksik tarafı bu bence.bu konuya hiç değinilmemiş

    Beğen

  6. Kaan Bey merhaba, bir konu hakkında bilgi almak istiyorum EM dalga ile enerji üretimi olabilir mi? Oluyor ise ne kadarlık bir enerji hangi sürede gerçekleşir..

    Beğen

    • Elbette. Mesela güneş panelleri. Çünkü ışık da bir EM dalgadır. Termik santraller yakıtın yanmasıyla ortaya çıkan kızılötesi EM dalgasının suyu ısıtmasıyla enerji üretirler. Nükleer santraller de öyle, ama onlar suyu ısıtmak için gamma ışınlarını kullanırlar.

      Radyo frekansı EM dalgalarını diyorsanız, teoride evet, ama pratikte hayır. Radyo dalgalarıyla küçük bir ampul yakabilirsiniz (mesela: https://www.youtube.com/watch?v=4xF1Fq2wB1I). O zaman ortalıkta dolaşan bu radyo dalgaları ziyan olacağına toplayıp mesela aydınlatmada vs. kullanamaz mıyız?

      Maalesef olmuyor. Birincisi bu dalgaların enerji yoğunlukları çok düşük. Küçük bir ampulü yakmaktan fazlasını beklemeyin. İkincisi dalga boyları yüksek, bu da videoda görüldüğü gibi, uzun bir anten kullanmamızı gerektiriyor. FM radyo yayınlarının frekansı yaklaşık 100 MHz desek, dalga boyu 3 metre olur, o yüzden 1.5 metrelik bir alıcı gerekir. Fakat FM radyo sinyalleri azınlıktadır; çevremizdeki radyo frekansı EM dalgaların çoğu yüksek güç iletimi kaynaklı olduğu için 50-60 Hz frekansındadır. Bu da binlerce kilometrelik bir anten gerektirir. Yani pratik değil.

      Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: